30 Ocak 2015 Cuma

Çocuktum (şiir)

Acıydı yüreğimdeki
saçlarımdaki saman
bir başıma
çocuktum

elimdeki tırpan
boyumdan uzun
bir anam tutmaz beli
babam faili meçhul
savrulmuş kardeşlerim
rüzgar olup
kızıl kor düşlerde

çocuktum
bir başıma
on ikisinde yorgundum
güneşin ülkesinde
on üç kurşunla vuruldum






27 Ocak 2015 Salı

Kırmızı Pazartesi / Garcia Marquez


Günlük yaşamın koşuşturmacasında artık kitap okumaya pek vakit ayıramazsam da yine okuma gayreti ve çabasından vazgeçmiyorum. Böyle bir çabalama sonucu Marquez'in 'Kırmızı Pazartesi' isimli, kısa romanını okumayı başardım. Bir çırpıda okunacak kadar kısa ve sürükleyici bu kitap, Kolombiya'nın  bir kasabasında gerçekleşen bir cinayetin hikayesini anlatıyor. Ama polisiye bir hikaye değil. Parmak izi, cinayet mahalli, şüpheliler yok burada. Denize atılmış bir silah, ifadesine başvurulacak tanıklar da yok. Her şeyin baştan belli olduğu; tüm kasabanın tanık olduğu, cinayetin kimler tarafından, niçin işleneceğinden ve kurbanın kim olacağına kadar hepsinin tüm ahali tarafından bilindiği bu romanda, yakın zamanda kaybettiğimiz büyük usta Marquez, toplumsal psikolojik bir analizle okuyucusunun karşısına çıkmış.

Kitabın ana ekseni namus kavramı, kadın ve toplumsal değerler üzerine kurgulanmış. Aslında burada bireysel olarak kimsenin tasvip etmediği, katillerin bile bu cinayeti işlememek için ellerinden geleni yapmasına rağmen toplumsal değer yargılarını kıramadıkları, insan tarafından var edilip kendisi tarafından kontrol edilemeyen bir sosyal-kültürel  işleyişin sonucunu görüyoruz. Bir nevi herkesin katil, herkesin kurban olduğu, namus kavramının da güçlü bir dişlisi olarak yer aldığı çarklarından kendini kurtaramadığı bir sistem. Ancak büyük alt üst oluşlarla etkisizleştirilebilecek bir işleyiş.
Bizden binlerce kilometre ötede ama bir o kadarda yakınımızda ve tanıdık..



----------------------

Can yayınları
İstanbul, 2000
Çeviri: İnci Kut
111 sayfa



26 Ocak 2015 Pazartesi

Yalnız Çiçekçi (şiir)


Yağmurun altında
sırılsıklam ıslanmış halde
elimde bir buket çiçek

sakın yanlış anlama
seni beklemiyorum
çiçekler de sana değil

bak ilerde saatlerdir
bir otobüs durağına sığınmış
bekleyen biri var
belki o'dur seni bekleyen
soğuktan sarıldığı paltosuna gömülmüş
-ya da yalnızlığına mı-
kurtarabilirsen onu yalnızlığından
belki sana sarılır,
kucaklaya bilirsen onu
belki mutlu olursunuz
o zaman sana elimdeki bu çiçeği alır
ve ben burada beklemekten kurtulur
ısınacak kuru bir yer ararım
eğer aldığım nefes yeterse
başka mutluluklara şahit olurum belki
ve onlara başka çiçekler satarım
kısa mutlulukları için...


24 Ocak 2015 Cumartesi

sen kadar hayal ( şiir)

gidilecek yol
söylenecek söz kalmadı bana
sonu belli bir sonbahar yaprağı gibi
çöken zamanda salınmaktan başka

yaşamın patikalarında
yüreğim bu kadar karanlık
gözlerim bu kadar sönük,
ve
her nefes alışımda
aradığım o el
   yıldızlar kadar uzak
   sen kadar hayal
            olmadı hiç bir zaman.
         

20 Ocak 2015 Salı

Bir Kadın Bir Erkek ve Bir Bıçak


Soğuk ama güneşli bir kış gününün sonunda, akşamın karanlığı çökmek üzere. Okul zili çalmış, öğrenciler büyük bir uğultuyla okulu boşaltıyor. Anneler çocuklarını bekliyor. Karanlıkta onları gözden kaçırmamak için pür dikkat kesilmişler. Soğuk yüzlerine vuruyor bir kırbaç gibi. Bekliyorlar can verdikleri küçük bedenlerin üşüyen ellerini tutabilmek için.

Ve aniden bir çığlık kopuyor, akşamın yeni çöken karanlığını yırtarcasına; kalabalığın içinden bir ok gibi gelen, cıvıldayan çocukların sesini kesen bir çığlık. İç yakan, yürek parçalayan bir çığlık. Ardından bağrışlar, ağlayan çocuklar. Bir adam koşuyor çocukların arasından; çığlıktan sonra, ağlayıştan önce... Ağzındaki sigarası ve elindeki kan damlayan bıçağıyla bir anneyi, bir kadını ardında bırakıyor; bin yıllık çirkinliğiyle. Kaçıyor... Ardından "tutun" diyen sesler, ama ölüme ne çare. Binlerce yıl önceden gelmiş, cennetten kovulanların çizdiği kader bir merasimle uygulanıyor yine
...


Yukarıda yakın bir zamanda gerçekleşen bir olayın betimlemesini yaparken kadına yönelik bu şiddetin nedeni hakkında da bir kaç satır yazmak yerinde olur.


Erkeğin kadına uyguladığı bu yoğun şiddetin, sürekliliğini, toplum tarafından kanıksanmış olmasını ve 'erkek devletin' vurdum duymazlığını göz önüne aldığımızda  gelenekselmiş bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumun anlaşılması ve açıklanabilmesi için pek çok analiz yapılıyor. Ekonomik, sosyal ve psikolojik pek çok yönü olan bir durum. Her yönden ayrı ayrı değerlendirilip bir şeyler söylenebilir.


Şimdi insan dünyasında temel varoluşu sağlayan kadın erkek birlikteliği aynı zamanda ilk ayrışma olarak da kendi zıttı ile var oluyor. Sınıflı toplum üzerinde şekillenen erkek egemen sistem kadın üzerinde tam bir hegemonya kuruyor ya da öyle düşünüyor. Kendine verilen rol icabı, çocukluktan itibaren şişirilen egosu, güçlü ve hakim kişiliği ne kadar abartılsa da sınıflı toplum ve ekonomik sistem içerisinde gerçekte güç olamıyor. Bu mevcut toplumsal yapı içerisinde hayatı omuzlayamayan, çocukluktan kendisine atfedilen rolü oynamayan erkek kişilik egosunu, zayıflık ve zavallılığını şiddet üzerinden, ucuz kılıflar uydurarak kadına yöneltebiliyor. Yani avaz avaz "ben zayıfım" diye bağırıyor.


Kadın bu duruma göre konumlanmaya çalışıp savuna mekanizmaları oluşturmaya çalışsa da, örgütsüzlüğü sisteme müdahalesini engelliyor ve trajik bir sonuç olarak yetiştirdiği çocuklarla kendisi aleyhine var olan mevcut kültürün ve sistemin sürdürülmesinde de belirleyici bir rolü üstleniyor. Ama unutulmamalı ki hiç bir rol değişmez değildir ve hiç bir değişim kendiliğinden olmaz. 



"Ölüm 
bir namlunun ağzındadır
ve bir bıçağın ucunda 
bu kadar ucuzdur ayrılışlar
ve yazıldığı kadar da kolay"
                                                                  Mirovek

17 Ocak 2015 Cumartesi

Direnen güzeldir (şiir)

Yaşama hakaretti
direnen boğanın
boynuzuna taktığı matador
Ve akan kanının
boğanın kanını kirletişiydi
gökyüzünün seyrettiği

Bir kirlilikti
tribünde alkışlayanlar
direnen boğanın
güzelliği karşısında.





15 Ocak 2015 Perşembe

Hangi Yeşil ?

Bir kaç yıl önceye kadar ofisimden dışarı bakınca gördüğüm yeşil alanların, azda olsa ağaçların yerine şimdi beton ormanlarını görüyorum sadece. Nefes alamayan, sadece tüketen ve tüketilen insanlığımızın simgeleri gibi yükselen beton bloklar. Bir yarış içerisinde yükselen yapılar, eskiden kalmış alçak binalara 'caka satar' bir havadalar. Görünen tek yeşil alan kavşak arasında ve cadde kenarındaki küçük bölümler ile medeniyetimizin medarı iftiharı sitelerinin yüksek duvarlarının ardında gözüken bir kaç ağaç. Bunun bize yeteceğini düşünüyorlar ki yeşil alan namına bir şey bırakmıyorlar. Sanki yemin etmişler "yeşile ölüm" diye. Bir 'yeşili' başka 'yeşile' feda ediyorlar.

Oysa hava ve su gibi yeşile ve toprağa da ihtiyacımız var. Birazda olsa nefes alınabilecek alanlara. Özellikle de çocuklarımız için. Ama görünen o ki bize hak görmediklerini biz de artık ihtiyaç olarak görmüyoruz. İnsanlığımıza o kadar yabancılaşmışız ki kendimizi her şeyimizle teslim etmişiz. Masal dinlemeyi meziyet olarak görüyor, bu masalları çocuklarımıza da anlatıp geleceğimizi  kaf dağının ardındaki bir hayal dünyasına mahkum ediyoruz.

Unutmamalıyız ki doğada var olduk ve ancak doğa ile birlikte, dengeli bir yaşam sürdürebilirsek insan olarak kalabiliriz. Aksi takdirde meta üreten, metalaşmış varlıklardan başka bir şey olmayacağız. Bu yüzden yüzümüzü hangi yeşile döneceğimize karar vermeliyiz.

 






13 Ocak 2015 Salı

Biber mi İsot mu ?

Gereksiz bir yazı olabilir ama uzun yıllardır duyduğumda beni rahatsız eden bu konudan birazcık da olsa bahsetmek istedim. Yanlışsam düzeltilmesi için bir fırsat olur. En azından içimde kalmaz.

Biliyoruz ki Anadolu ve Mezopotamya çoğrafyası insanlık tarihindeki en eski yerleşim bölgeleridir. Pek çok farklı kavim ve etnik toplulukların gelip geçtiği; hala farklı kültürlerin varlıklarını korudukları bir bölge. Kadim zamanlardan kalan bir geçiş noktası. Bu nedenle bir çok zengin  kültüre ev sahipliği yapmakla kalmamış, pek çoğunun da yok oluşuna tanık olmuştur.

Günümüzde maalesef, egemenlerin ısrarla uyguladıkları farklılıkları yok etme, el koyma, sahiplenme ve tekleştirme politikaları sonucu,kültürlerin kendi doğal yayılışı ve birbirleriyle etkileşimi yerine, olumsuz anlamda, saçma, komik ve en önemlisi de trajik bir hal almış olan kültürler bulamacı, karmaşası  oluşmuştur. Biraz araştırılıp, bakılırsa pek çok örnek ortaya konabilir.

Bunlardan biri de Urfa'nın 'isot'u dur. Urfa'da yetişen ünlü bir biber türüymüş gibi bahsedilir. Evet Urfalılar, Antepliler ve yöredeki pek çok yerleşim yerinde yaşayanlar gibi biberi çok sever ve çok kullanırlar. Burada benim sorun ettiğim şudur: Urfa da 'isot' diye bir biber türü yoktur. Urfa ve içinde bulunduğu bölgede ağırlıklı olarak konuşulan Kürtçe de isot  'biber' demektir. Mardin'de de, Elazığ'da da, Hakkari'de de, Kars'ta da vs. Kürtçe konuşulan her yerde biberin karşılığı 'isot'tur; bildiğiniz 'biber'. Yani Urfa'ya özgü bir türün
adı değil. Urfa'da yetişen iyi cins, farklı bir  aromaya ve lezzete sahip biber üretimi vardır fakat bunu adı 'isot' değil başka bir şey olmalıdır. Çünkü bu kelime o öğenin başka bir dildeki karşılığıdır.

Bu durum Türkçe ve Kürtçe arasındaki ilişkinin çarpıklığı olarak adlandırılabileceği gibi içinde yaşadığımız ve bir parçası olduğumuz kültür karmaşasının basit bir örneği olarak da
 tanımlanabilir diye düşünüyorum.






11 Ocak 2015 Pazar

Ölüm (şiir)


Ölüm 
bir namlunun ağzındadır
ve bir bıçağın ucunda 
bu kadar ucuzdur ayrılışlar
ve yazıldığı kadar da kolay

ölüm
siyah bir gelinciktir
yüreklerin bir köşesinde 
bazen bir özlemdir
acı kuytu köşelerde

ve
uzak bir limanda 
kalkan son gemidir
kara bayraklı,dumansız 
                 bizi bizden alan...

                             

      

 

7 Ocak 2015 Çarşamba

Kar yağacakmış..


İstanbul ve Kar

Bugünlerde yağdı yağacak denen kar, geldi gelecek denen soğuklar İstanbullular için bir gündem oluşturmuş durumda. Tabi İstanbul'un gündemi Türkiye'nin gündemi oluyor. Örneğin her kış aylarca kar altında kalan Van İstanbul için endişeleniyor. Kars, Erzurum, Artvin, Hakkari vs. aynı şekilde endişeli İstanbul için.

Bekliyoruz. Hem özlüyor hem korkuyoruz. Koca metropol, şiddetli yağmurlarda olduğu gibi, yağacak az bir karla bile sekteye uğrayacak olan işleyişi nedeniyle, dehşete kapılıyor. Kendisi koca ama savaşa tutuştuğu doğaya karşı küçülmüş, zavallı bir konuma düşmekten korkuyor.

Aynı zamanda özlüyoruz. Beton, demir ve çelikle çevrili hale gelmiş hayatımıza doğanın bu beyaz görselliği ona olan özlemimizi gidermek açısından mutluluk verici olabiliyor.

Farklı bakış açılarımız nedeniyle her olay ve duruma karşı farklı tavır, düşünceler ortaya çıkarıyoruz. Çünkü insanlar farklı sosyal, ekonomik şartlar içerisinde şekillenerek, düşünsel dünyalarını oluşturup davranışlarını şekillendiriyor. Her ne kadar bu durum müdahaleye açık ve yoğun bir tekleştirme siyasetinin hedefinde olsa da farklılar her zaman varlığını koruyor. Bu nedenle yağan kara, soğuğa karşı her bireyin düşüncesi, davranış modeli ve tepkisi farklı oluyor.

Sıcak şarabımızı içerek yağan kara methiyeler düzüp, şiirler yazabileceğimiz, kar üzerinde sevdiğimizle romantik yürüyüşler yapıp, kar topu, tatil gibi imkanlarından faydalanabileceğimiz bir ortamı sunabiliyor bize kar.


Fakat düşlerimiz ve umutlarımız bu şekilde olsa da hayat maalesef başka gerçekleri de önümüze koyuyor. Mega kentin ışıklarının aydınlatmadığı sokaklarında ve kuytularında başka bir film dönüyor.Yoksulluğun ve çaresizliğin karla buluşması, üşüyen bedenlerin duyulmayan çığlığına; kar ve soğukla olan ölümcül dansına neden oluyor. Böylece doğanın bu beyaz örtüsü bir dehşet fotoğrafına dönüşüyor.  Çocukluğumuzda kendi dünyamızda yaşadığımız, tatil ve eğlence ile birlikte andığımız, kar gelecek diye camlarda beklediğimiz günlerden sonra ne yazık ki artık mutsuzlukla özdeşleştirdiğimiz bir olgu oldu kar. En azından bazılarımız için böyle.

Doğanın ya da kaderin değil bizzat insanoğlunun neden olduğu bu durumda tüm insanlar için, hep mutlu anların fotoğraflarıyla hatırlanacak nice kışlar dilemekten başka bir şey gelmiyor elimizden...




4 Ocak 2015 Pazar

Kim daha akıllı ?

Yılın ilk haftasında  12 yıllık tüplü eski televizyonumuza veda ettik. İdareten aldığımız ucuz bir televizyondu. Her şeyi eskiten zamana karşı yeterince direnerek bizi bugünlere getirdi. Bir çırpıda hayatımızdan çıkardığımız eski televizyonumuzun yerine, aynı gün büyük ekran, cafcaflı bir akıllı televizyon arzı endam ederken, kendisini unutmuştuk bile.

Üzülmedik, arkasından bir damla gözyaşı dökme ihtiyacı hissetmedik. Çünkü herhangi bir, maddi ya da manevi öğenin  yerine yenisini koyabildiğiniz sürece problem yok. Ama bunu başaramazsak bir kaosun içinde bulabiliriz kendimizi. Bu nedenle eski ile vedalaşmadan önce yeninin varoluş koşullarını yaratabilmeli, zihinsel hazırlığı yapmalıyız. Bu arada  şunu unutmamalıyız ki her yeni iyi olmayabilir. Bu yüzden yeni olanı tümden olumlamamalıyız.

Gelelim bizim akıllı TV'ye; teknolojinin sihirli ellerinden çıkmış, görsel zevke alabildiğine hitap edip, insan hayatına kendisini kolayca adapte eden bir cihaz. Sistemin renkli, ışıl ışıl parıldayan yüzü. Koca gövdesiyle salonun baş köşesine oturuşu ile üzerimizde bir otorite kurmuş gibi duruyor. Fişi elimizde ama onu çekebilecek güce sahip miyiz, belli değil.
Her yanımızın akıllı cihazlarla sarıldığı ama bizim tam tersi bir duruma itildiğimiz şu zamanda yine de fırsat bulup bir iki iyi film izleye bilirsem ne mutlu bana.